Gemi enkazında keşfedilen siyah, yapışkan bir madde, bilim insanlarının dikkatini çekerek önemli bir buluşa imza attı. Hollywood filmlerinin karanlık senaryolarını hatırlatan bu madde, aslında gerçek bir devrim niteliğinde.
Her şey, 2025 yılında, Büyük Göller Gözlemevi’nin Deniz Operasyonları Müdürü Doug Ricketts’ın, araştırma gemisi R/V Blue Heron’un rutin bakımında dümen milinde bulduğu garip yapışkan maddeyle başladı. Ricketts, bu maddenin numunesini Minnesota Duluth Üniversitesi’ndeki (UMD) araştırmacılara taşıdı ve burada yapılan incelemeler sonucunda şaşırtıcı bir keşif yapıldı.
Araştırmacılardan Cody Sheik, bu maddeye “ShipGoo001” adını verdi. Başlangıçta bu siyah yapışkanın eski bir yağ birikintisi olduğu düşünülüyordu; ancak yapılan analiz, tam tersine, daha önce bilim dünyasında görülmemiş mikroorganizmaların varlığını ortaya koydu. Sheik, “En büyük sürpriz, bu yapışkanın içinde DNA bulmamızdı.” ifadelerini kullanarak şaşkınlığını dile getirdi.
Söz konusu geminin dümen milinin, oksijensiz ama sıcak ve dengeli bir ortam arayan özel bir mikroorganizma türü için mükemmel bir yaşam alanı haline geldiği anlaşıldı. Oksijenli sularda yaşayan bir geminin en gizli köşesine bu oksijensiz organizmaların nasıl ulaştığı ise merak konusu. Araştırmacılara göre, bu mikroorganizmaların dümen milinde bekleyen gres yağının içinde uyku modunda kalmış olabileceği ve geminin suya indirildiğinde uygun koşullar oluştuğunda hızla çoğalmış olabileceği düşünülüyor.
Araştırma ekibi, bu benzersiz madde üzerinden tam 20 farklı genom yeniden kurguladı. Bilinen canlı veri tabanlarıyla yapılan karşılaştırmalarda, keşfedilen türlerden birinin tamamen yeni bir arke takımı temsil ettiği, diğerinin ise biyolojik sınıflandırmada önemli bir yere sahip yeni bir bakteri filumu olabileceği belirlendi.
Bu keşif, yalnızca teorik bir başarı değil. Bulunan mikroorganizmaların bir kısmının metan ürettiği anlaşılmış olup, bu durum bu canlıların gelecekte biyoyakıt üretiminde önemli bir rol oynaması potansiyelini ortaya koyuyor.
Cody Sheik, genellikle hidrotermal bacalar veya kaplıcalar gibi doğal yapıların incelendiğini, ancak insan yapımı yapılar (gemiler, köprüler, borular) ile doğanın etkileşimini gözden kaçırıldığını belirtiyor. Bu keşif, araştırma yapma fırsatı verildiğinde bilim insanlarının neler başarabileceğini bir kez daha gözler önüne seriyor.